TÜRK DİLİNİ ÖĞRETMEK PDF Yazdır e-Posta

      Üniversite öğrencilerine yönelik eleştirilerden biri de, onların “dil”i kullanmadaki başarısızlıkları... Düzgün, açık ve konuşmanın amacına uygun cümle kuramamaları, Türk dilinin yazım kurallarına uymamaları ve yıllardır kendilerine öğretilen dil bilgisini hâlâ öğrenememiş olmaları, bu eleştirilerin odağında yer alır. Eleştiri okları, onların bu durumundan, ilkokuldan üniversiteye kadar içinde yetiştikleri eğitim sistemine de yöneltilmiş olabilir. Yalnızca kendi ana dillerini mi, hayır, bu gençler ilköğretimin 4. sınıfından beri kendilerine öğretilmeye çalışılan İngilizceyi de kullanamıyorlar.  Öğrenim hayatları boyunca  altı çizile çizile tekrarlanan “İnkılâp Tarihi”ni de öğrenebilmiş değiller. Yakın tarihlerinden akıllarında kalan Mondros... O anlaşmanın da maddelerini unutmuşlar.

Akla iki soru geliyor. Birincisi, bu gençler aptal mı? Elbette hayır! Kaç yıl önceki dünya futbol kupasında, bilmem hangi ülkenin kalecisinin, penaltı vuruşuyla havalanan topu tutmasıyla ülkesine kupayı kazandırdığını hatırlayıp da övünçle ve iştahla anlatan öğrenci, nasıl olur da yıllarca kendisine öğretilmeye çalışılan dilinin inceliklerini, kurallarını bilemez? İkinci soru, öğretilen; öğrenci için bir değer mi taşımıyor ya da “bilgi” cazip mi durmuyor? Öğretilenlerin gerekliliği de kendi bağlamı içinde tartışılmaz bir gerçeklik taşıdığına göre, bu noktada dikkatimizi “cazibe”ye verebiliriz. Hatta “cazibe”den, “o”nu görmeye, fark etmeye de varabiliriz. Diyorum ki, öğrenci, kendisine öğretilenlerin somut bir şekilde farkında değil ya da “o”na bir gerçeklik verememiş. Bu konuda tek sorumlu öğrenci mi? Hayır, eğitim sistemi ve bu sisteme dahil olan birçok insan, öğreteniyle öğrencisiyle bazı konularda âciz kalıyor, diye düşünüyorum.

 

Bilginin cazibesi, öğrencilerin başarısızlık nedenleri, Türk eğitim sistemi gibi konular üzerinde durularak bu konularda fikirler üretilebilir; fakat ben konuyu “dili öğrenme ve başarıyla kullanma” çerçevesinde sınırlandırıp  konuya dair sorulabilecek birçok sorudan “Ne yapmalı?” sorusuna biraz olsun yanıt bulmaya çalışacağım.

 

Dil, derslerde öğrenilebilir mi? İnsanın dille ilişkisini sınırlı bir bakış açısıyla değerlendirirsek bu soruyu “Evet!” diye yanıtlamak da mümkün; fakat derslerde dil değil, dile ilişkin birtakım ilkeler, dilin sistematiğine dair bazı fikirler öğrencilere iletilebilir. Bunun ötesinde “Türk dili” dersinin asıl işlevi, kişinin dille ilişkisine mihmandarlık etmek olabilir.

 

Derslerde bu mihmandarlık işi nasıl başarılabilir? Her şeyden önce dersi, hayatın dışında, soyut evrene ait bir düzen anlayışı  ve gerçeklikle kan uyumu olmayan bir içerikle sunmak doğru değildir. Bugün herhangi bir “Türkçe”, “dil bilgisi, “kompozisyon”, “Türk dili” dersini izlemeye gidin, eğer öğretici kişisel yeteneğiyle derse canlılık kazandırmıyor, alışılmış anlatım yolunu tercih ediyorsa, öğrencilerin, dersi geçmek için gereken notu, bir akşamlık ezber marifetiyle sağlayabileceklerinin güveni içinde tayy-i mekân, tayy-i mesâfe ve de tayy-i zemân eylediklerini, bilginin yükünden kaçtıklarını görürsünüz. O mekânda âdeta herkes kendine düşen rolü yerine getiriyordur. Öğretici anlatıyormuş, öğrenci dinliyormuş gibi yapıyor, nihayet ders de işleniyormuş gibi gösteriliyordur. Klasik “-mış gibi” oyunu… Oysa, herhangi bir mekânda “bilgi” söz konusu olduğunda en ilgisiz gibi görünen insanlar bile onun yarattığı cazibenin etkisi altında kalırlar. Çünkü bilgi insana “yeni bir söz söyler, yeni bir bakış verir, onu değiştirir, dönüştürür, duyup da anlatamadıklarına karşılık gelir.” Oysa, onlar için ilkokuldan beri “dil”in belli konularında verilen bilgiler, “tekrarlanan, kitapta, defterde, daha sonra da sınav kâğıdında sıralanması gereken” soyut sözlerdir. Öğrenci, “kelimelerle kurduğu ilişki”nin farkında olsa, kullandığı, bilgisini aldığı dilin bir nevi kendisi olduğunu bilse, belki bu kadar “hayalî” görmeyecek kendisine anlatılanları; çünkü dilini, kurallarıyla, anlatım incelikleriyle bilmediğini söylediğimiz öğrenci, eğer gerçekten de dilinin kurallarını bilmese, “kaç-”tan “kaçak” adını türetemez, “gönül” kelimesine “-im” ekini getirdiğinde “gönülim” der, “gönlüm”e anlam veremez, “ağaç” adına “-da” bulunma ekini getirirken “ağaçta” diyemez. İnsan, dili öğrenirken aslında onun tüm kurallarını da öğrenir. Öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun büyük eksikliği, bence, dilleriyle ilgili bildiklerini bilmemeleridir, onunla baş başa kalmamaları, yüzleşmemeleridir.

 

Bir dersimde, Türkçe’nin dil bilgisi kurallarından söz ederken, öğrencilerin birçoğunun gözlerindeki “boş” ve “ilgisiz” bakışları görünce, “Acaba bunlar hayatınızda ne işe yarayacak?” diye sordum ve gözlerindeki “başka bir mekândaymış gibilik ve ilgisizlik”, onları anladığım düşüncesiyle “pırıltı”ya dönüştü. Birkaçı hemen söz alıp bu bilgilerin hiçbir işlerine yaramayacağını, yıllardır bunları duymaktan, öğrenip unutmaktan, sonra yine öğrenmekten bıktıklarını söylediler. Onlara kızamayız; çünkü dil’in; kendileri, kendi hayatları ile iç içe geçmiş tüm hayatlar olduğunu hâlâ hissetmemişlerse, yalnızca onlara kızamayız.

 

Anlaşılan o ki, dili kullanmak, onu yaşamak, onun ruhunu, mantığını anlamak da dilin bilgisinden bağımsız olamaz. Kuru ve maddelenmiş bilgi de, ruhu olmadıkça hiçbir işe yaramaz. Andre Gide’in dediği gibi “Bir duyunun ardından gelmemiş bilgi işe yaramaz. “Öğrenci, kelimeleri mekân ve zaman içinde görmeyi, onlarla ilişki kurmayı, onlara bazen soluk verip bazen soluksuz bırakmayı bizzat yaşamalıdır. Bu da, “kelimeler”in hayattaki coğrafyasına ayak basmakla mümkündür ve öğreticinin temel görevi, bu coğrafyada öğrenciye mihmandarlık yapmaktır.

 

Öğreticinin mihmandarlığı dille öğrenciyi karşı karşıya getirmek, öğrenciyi bildikleri ile yüzleştirmek olmalıdır. Burada cazip olan, “yüzleşme”dir, “kendini keşif”tir. Öğrenci dilin vadisinde kendi ayaklarıyla yürümelidir. Wittgenstein, dile ilişkin hakikatin bilinemeyeceğini, ancak bir an, bir parlama gibi onun hakkında bir aydınlanma yaşanabileceğini, söyler. Tanımların, standart söylemlerin bittiği yerde dilin gizemli, insana dokunan, onun kişiselliğine kimliğine seslenen dünyası başlar. Öğretici dile ilişkin alanın tüketilemeyeceğini öğrenciye öğretmeli, onu elinden tutarak dilin asıl büyük kapısının önüne getirmeli ve orada kendi kaderine bırakmalıdır.

 

İnsan, dili ancak hayatın içinde öğrenebilir, kendisine öğretme iddiası olmayan bir söylemin içinde kendisi keşfeder. Dili, tinsel içeriği iletme ilkesi olarak değerlendiren Walter Benjamin, özünde tinsel içeriğini  iletmek bulunan her şeyin dilden pay aldığını, dolayısıyla, dilin her şeyi kapsadığını söyler. Bu yüzden insanlar ancak kendilerini, hayatı öğrenerek dili keşfederler.

 

Kendimizi öğrenmek kolay bir iş değildir. İnsan nereye kadar neleri yaşayabilir? Ne tarihi, ne bugünü çeşitli hikâyeleriyle kavrayabiliriz. Oysa dil deneyime dayalıdır. O zaman biz kendi deneyimlerimizin olmadığı yerde başkalarının deneyimlerini öğrenmeli ve Terentius’un “Ben insanım, insana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değil.” sözünün bilgisiyle tüm hayatlardan  kendi hikâyemizi anlamaya yönelmeliyiz. Bunun yolu kitapları okumaktır, kitaplar üzerinden, aslında kendimizi okumaktır.  İnsanlara “Gidin kitap okuyun, kitap iyi bir dosttur, kelime hazneniz zenginleşir.” gibi klişe sözler ya da “Efendim, batılı ülkelerde herkes kitap okuyor, otobüste, metroda, sahilde okuyan insanlar görüyoruz.” gibi bir okuma tavsiyesi de kitaplar konusunda öğrenciyi yeterince ikna edemez. Onlara “zamanda, mekânda, ruhlarda, fikirlerde, yüreklerde yolculuk”un, ancak kitap okumakla gerçekleşebileceğini söylemeliyiz. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’dan  “Beyaz Gemi”yi okuyarak, küçük bir çocuğun gözlerinden Kırgız insanının fiziksel ve ruhsal coğrafyasına karışabilirim. “Toprak Ana”da cepheye gidenler ve bu cephenin gerisinde kalıp her gün ölenlerle birlikte yaşayabilirim. Zweig’ın “Dünün Dünyası”nda kendimi de düşünür, yazarla birlikte Viyana sokaklarında dolaşır, savaş atmosferinin yıkıcılığını öğrenebilirim. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ında toplum düzeni ve dış gerçeklik perdesinin arkasında, ruhsal değişimler ve çelişkilerin sancılarıyla sayıklamayı yaşayabilirim ve ben Tanpınar’ın “Huzur”unu okuyarak, modernleşmenin insanın ruhuna kadar nüfuz eden inceliklerini, “aşk” da dahil olmak üzere kişiyi bölen, koparan, parçalayan, yeniden yaratan tüm gerçekliklerini cümlelerime sızdırabilirim. İçselleştirdiğim her hayatla “kelimeler dünyası”nda benim de bir akışım olur. Eğer ben bunların hiçbirisini okumazsam, öğreticinin bana verdiği on sayfalık dilin kurallarına ilişkin notları ezberler, bu notlara ilişkin hiçbir bilgiyi hayatta asla kendime sormaz, sınavdan gerekli notu bana sağlayacak bir akılcılıkla bilgileri sistematize eder, nihayet sınavdan sonra da her şeyi unutur ve leb demeden leblebiyi anlayacak, bozuk, içeriksiz ve kusurlu cümlelerime anlayış gösterecek insanlar ararım.

 

 Gülcan ÇOLAK
Gazi Üniversitesi, Türk Dili Okutmanı

http://yayim.meb.gov.tr/yayimlar/sayi60/colak.htm


 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

KIRGIZCA - RUSÇA - TÜRKÇE SÖZLÜKLER

TÜRKÇE ÖĞRETİMİ

ÜYE GİRİŞ FORMU



Tüm Hakları Saklıdır. Sitedeki ders ve makaleler kaynak göstermek şartı ile kullanılabilir. www.kerimsarigul.com 2005 - 2012